30 Aralık 2010 Perşembe

gülmek sana yakışıyor

uzun zamandır gülmediğimi - kahkahalardan bahsetmiyorum bile, başkalarının fotoğraflarını facebookta kurcalarken fark ettim... herkeste bir sevgi yumağı, bir mutluluk pıtırcığı hali hakim... ne kadar çok eğleniyorlar dedim içimden, inanmasamda gerçekten mutlu olduklarına yine de kendime acıdım içten içe...
vakit doldurmak için garip garip şeylere merak sardım yine. önce twitter , sonra burayı açtım, sonra deli gibi film izlemeye başladım... vardığımız son noktaysa sürekli uyku hali, hissizlik.
sonra fotoğraf çekmeye merak sardım yaklaşık 2 sene önce aldığım bir fujifilm finepix S1500 makinem vardı, küçük merceğine rağmen güzel işler çıkartıyorum... fotoğraf çekmek istiyorum çünkü kimsenin fotoğraflarında olmak istemiyorum. eğer fotoğraf makinesi benim elimde olursa kimse mutsuzluğumu gülümsemeyi unutan yüzümü belgeleyemez.... çok mutsuzdun sen bir ara derlerse - ki mutlu olacağım bende az kaldı biliyorum, yok öyle bir şey yalancısınız derim onlara birde gülerim üstüne, hani eskiden yaptığım gibi

22 Ekim 2010 Cuma

you? me? you? me? you o_O

her günüm aynı tek değişen uyku sürem, o yanımda olsada olmasada hayat hep sıkıcı olacak....onunla belki daha katlanılır... twitter da okadar çok insan hayata dair tespitler yapıyor ki...hepsini kıskanıyorum deli gibi, çünkü hayatım sabahın 6sında kalkıp işe gitmek sonra eve gelip uyumaktan ibaret. bu aralar, mutsuzum, yorgunum , sıkkınım... daha erken uyursam ertesi gün işte daha az başım ağrıyor, geç yatarsam oturduğum yerden kalkmaya dermanım olmuyor ve daha çok sırtım ağrıyor... buyrun size hayatın anlamı işte... iletişimde olduğum tek insanlar işyerindekiler...onlarda bana bağlı çalıştıklarından her şey saygı ve sevgi çerçevesinde.... ne giysem çirkinse bile güzel, ne yapsam kötüyse bile iyi... neyi görüyorum? kiminle konuşuyorum ki hayata dair bir fikrim olsun... çıkarım yapacak vaktim de yok koşturup duruyorum sürekli kavanoza kapatılmış hamam böceğiyim... havasızlıktanda ölmüyorum işin kötüsü radyoaktiviteden de etkilenmiyorum kabuğumda çok sert dostta istemiyorum düşmanda...ya da pin pon topuyum bildiğin sonu olmayan diziler, bir solukta okuduğum kitaplar ve internet arasında savruluyorum , başrol hep benim...saklanırken bulunmak istiyorum

18 Ekim 2010 Pazartesi

korkuyorum

  ölmekten çok korkuyorum! ama öyle herkesin içindeki gibi bir şey değil... hani çıldıracak gibi korkuyorum, ölmekten korktuğu için kendini öldürecek gibi... bu yüzden bütün hastalıklardan nefret ediyorum hiç bir şeyden nefret etmediğim kadar... daha iki hafta önce konuştuğum,birlikte güldüğüm adam göçtü gitti... canım arkadaşım, kanserdi...hiç karşılaşmamıştık belki,hayatın karşıma çıkardığı biriydi belki, belki değildi... 
daha yaşım kaç lanet olsun!? kanserden kaybettiğim 2.arkadaşım bu... neden bu kadar zayıfız? neden bu kadar çabuk pes ediyor bedenlerimiz? ona mı ağlıyorum şimdi ben? kendime mi? bilmiyorum ama duyduğumdan beri buz gibi bedenim, kalbim atmıyor sanki duyamıyorum sesini... karnımın beynime vuran ağrısı olmasa belki bende yaşadığımdan şühpe edeceğim...
her attığımız adımın, her çabamızın bu kadar boş olması trajikomik değilde ne? dün saatlerce suratımda tuttuğum maske ne anlamsız, güzel olsam ne olacak olmasam ne?ya bu kadar çalışmam? sabahın köründe kalkıp işe gelmem, saçlarımı boyatmam hepsi ne için nasıl olsa ölmeyecek miyiz? ya zamanım bittiyse ya bir daha onu çok sevdiğimi söyleyemezsem, ya tutmazsa ellerimi ben giderken? hayattan vaz mı geçmeli şimdi? yoksa tam tersi daha çok mu sarılmalı zamanı iyi mi kullanmalı? birbirine zıt iki uç ve her ikiside neden bu kadar sahici?
düşünemiyorum ki şimdi, vücudumun ürpermesi dışında hissedemiyorum ki.... kaçamıyorum da ,gelemiyorum da.... uçamıyorum da, konamıyorum da... allahım biliyorum bizi bunlarla sınıyorsun ama ben çok yorgun çok güçsüzüm...giden gidiyor, ne oluyor bilinmez olan kalana oluyor,gözyaşı dökemiyor kalan gidenin ardından kalbinden sızan kanları akıtıyor gözlerinden...
hepimiz birilerini kaybettik, allah kalanlara sabrını veriyor ama içindeki acıyı hiç unutturmuyor!

26 Ağustos 2010 Perşembe

mutluluk başkalarının başına gelen bir şeymiş

sessiz çığlıklar atabiliyormuş insan, ama en kötüsü sadece yüreğini parçalıyormuş bunlar çünkü her şey iyiymiş dışardan bakınca...hani  kandırırsın ya kendini avutursun işte;  neyse en azından bu olmadı şu olmadı diye tekrar ede ede içinden defalarca...Alıştırmaya çalışırsın kendini kötü sandığın sonuçlara ve hatta mutlu bile olursun zamanla oh be dersin... tam da onu söylediğim anlarda hayat suratımın orta yerine basıyor tekmeyi "yeter" bu kadar acı desem durur mu bilmiyorum?! öncesinde öyle hissiz bırakmış oluyor ki beni karşılık veremiyorum... hiç kimse daha kötüsü olabilirdi demesin bu yüzden bana uzak dursun herkes, teselliler bedenime saplanan iğneler,canımı yakmasada kanımı akıtıyorlar bir bir...
bir şeyler kayboluyor gidiyor ne olduklarını bile çözemiyorum... dişlerimi sıkıp şimdi ağlama demek kendime yapabileceğim tek iyilik, şimdi değil sonra yalnızken mesela suyu, sesini çığlıklarımdan daha çok çıkacak şekilde açtıktan sonra, belki herkes uyuduktan sonra yastığı ısırıp ya da kendimi kaybedip başka bir zamanda mekanda...
elinde tüm renkler olanlar harika gökkuşaklarıda çizebiliyor, tamamını karıştırıp simsiyahta yapabiliyor kağıdı... benimse hayatım paramparça olmak üzere.... ya dikecek doğru ipi bulacağım ya da yanıp kahrolacağım...bu süreçte sabır lazım bana hemde çokça...







mutluluk mu dediniz? mutluluk başkalarının başına gelen bir şeymiş, anladım...

29 Temmuz 2010 Perşembe

yarım, yamalak

bardağıma doldurduğum çayı, kahveyi bile bitiremiyorum... hayatım hep yarım yamalak... hevesler üstüne kurduğum inşa etmeye çalıştığım saçmalıklar silsilesi , sıkılmakta değil ki benimkisi araya girenler kafa dağıtanlar bardağımda ki çayı bana unutturanlar, bardağımı onlarla paylaşmamı belkide hepsini benden almayı isteyenler suç hep onların... ben çayım bitsin istiyorum bardağım boşalsın kafam dağılsın mutlu olayım... aklın bardağın diğer yarısındayken başka hiç bir şeye veremiyorsun kendini, kendinide anlatamıyorsun kimseye gösteremiyorsun içini... bir sene mutlulukla geçirilen yine yarım bırakılacak bir hayat var önümde , bir adam var birde ben... unutulan yarım çay dökülecek zaten soğumuştu diye yenisi doldurulacak yerine o da unutulacak sonra... neyseki öğretti hayat bana artık bardağımı doldurmamayı içeceğim kadar almayı, dökülene üzülmemeyi... sıradaysa gün saymayı sabretmeyi öğrenmek var, anneme sarılmak kendi yaralarımı kalp kırıklarımı sarmak var özlemek var belki , belkide kızmak isyan etmek, nefret etmek...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

vaktim dar ama zaman da geçmiyor

                          artık tasarım yapamıyorum, oysa işe ilk başladığım günlerde nasılda hevesliydim... farklı bi dünyaya girmiştim lan resmen, kalemler kağıtlar kumaşlar boncuklar süslemeler hikayeler desenler mutluluk sarhoşuydum eğleniyordum sonra işin şekli değişti piştin sen oldun dediler çektiler bir köşeye bir elimde telefon önümde okunacak çevirisi yapılacak mailler , sonra oda hoşuma gitmeye başladı güç bendeydi tasarımcılar benimdi ne dersem onu çizecekler, kumaşları benim istediğim gibi olacak, detaylara ben olur olmaz diyecektim ama içimi körelttiğini bilemezdim, özledim kalemlerle oynamayı ellerime bulaşmalarını, çizip çizip yırtmayı başkalarının yaptıklarına burun kıvırmak yetmiyor artık, kendini değerli hissettirmiyor insana...
beşinci yazım, ve yazılarımdan ikisi işimden şikayet... bugün karar verdim iş hayatı bana göre değil cancağazım... beni zaten hiç bir şey mutlu etmeyecek eninde sonunda sıkılacağım para kazanma kaygısı olmadan çalışmak istiyorum mümkünse çıpıdık terliklerle işe gitmek yada hiç gitmemek dökmek boya kalemlerini yatağımın üzerine boyamak dünyayı pembeye, yeşile, sevmediğim mora belki biraz puslu griye canlı sarıya....

7 Mayıs 2010 Cuma

insanlar çok cins

sırf ingilizce konuşuyorum diye hiç anlamadığım bir yazılım hakkında elin gavuruyla üç gündür uğraşıyorum, hayır iş yeri bu dandik yazılımı alırken bana mı danıştı? bananedir yani?  anlamadığın bir konuda başka bir dilde birine bir şeyleri izah etmek çok zor... ha şöylede bişi var, türk arkadaşımız türkçe olarak bana yazılımda sorunun nerde olduğunu anlatamıyor o kısmıda işin başka bir can alıcı noktası....
kadıncağıza sinirlenmek istemiyorum , diyorum ki kendi kendime suçu ne? kendimi kısa bi süre idare etsem sesimi alçaltsam bile kurulan bir kaç cümleden sonra gayri ihtiyari sesim yükselmiş kendimi kaybetmiş olarak donuyorum kalıyorum....
insanları sevmek bu kadar mı zor? ayrım yapmadan gruplamadan bi keseye koymadan? yanlış yaptığını bile bile devam etmekse başkasının hayatını tv izler gibi izlemekten başka bir şey değil, çünkü müdahale edemiyorsun... mevlananın dediği gibi yaratılanı sevsek ya yaradandan ötürü... kusurlarıyla ayıplarıyla kabul etsek ya?

28 Nisan 2010 Çarşamba

yaprak mı dökülüyor neey

çarşamba ve perşembe geceleri herkes kendi evine çekiliyor ne bi muhabbet ne bi çaya çorbaya gelen komşu , herkes el elde baş başta dizi izliyor benimde canım sıkılıyor, bu böyle gitmez yaz sezonu gelsede diziler tatile matile girse bizde rahat etsek balkonlarda otursak muhabbet etsek çekirdek çitlesek (külliyen yalan hayatta oturmam  balkonda) neyse konu başka dizi mizi olmasın istiyorum yada sadece kurtlar vadisi filan olsun böyle çılgınca diziler olunca sokaklar bize kalıyor, araba kullanmayı gençliğimde perşembe geceleri öğrendim desem yeridir.
birde şu türk malı hooo türkmalı heeey var yok arkadaşım türk o kadar mal değil, ne severim şu oynayan hatun kişiyi ama olmamış bu dizide yapmacık yapmacık bi garip şafak sezere de ayrıca gcığım zaten çakma evli ve çocuklu diyenlerde haksız hiçbi alakası yok bence neeeerde bizim Al bundy nerde şafak :) ya dizide ki espirileri anlamaya benm kapasitem yetmiyor yada saçmalıyorlar
başlamışken lost ile devam edelim bakın buraya yazıyorum o diziyi güzel bi sonla bağlasınlar varya bende adam değilim :) adadan gidemeyen ruhlar fısıltıymış hadi ordan leeeeyn hadiiiii

27 Nisan 2010 Salı

işini kim seviyor?

elimizi vicdanımıza koyup düşünelim, işini gerçekten kim seviyor? sabahları güle oynaya zıplaya hoplaya işe giden kaç kişi var? varsa kendileriyle tanışmaktan onur duyarım. bizde eskiden böyle değildik, küresel kriz bahanesiyle 2 senedir verilmeyen zamlar , zaten iş yok diye kandırlırken gece yarılarına kadar  kalınan mesailer bir nevi sudan çıkarılmış balık etkisi yaratıyor insanda bize de yazıktır. birde google translate den daha çok çeviri yapıyorum o benden fazla kazanıyor olayı var oralara hiç girmeyelim
bu gün yine iş yerinde çok çalışıp evimde hiç iş yapmadan kitap okuma kararı verdim, uzun zamandır korku -gerilim  polisiye okuduğum için insanların bakışlarından manyakça anlamlar çıkarmya çıtırtı ve pıtırtılardan korkmaya acaba sorusunu kendime çok sık sormaya başladım... bu yüzden koontz grange ikilisini bir süre arkamda bırakarak elif şafak aşk kitabını okumaya karar verdim , herkesin pek bi sevgi böcüğü olduğu bu günlerde belki beni de bi kuple etkiler umudundayım hayırlısı olsun....

26 Nisan 2010 Pazartesi

ilk yazımla meraaabaaaaaa

bütün gün bir sandalyeye çakılı kalıp durmadan okuyorum, çok sevdiğim işimi (!) aksatıyorum tabi ama yapacak bişi yok.... tabi bu can sıkıntısı beni yeni meraklara gark ediyor , kul sıkışmayıncada hızır yetişmiyor gerçi bide öyle bişi var,
geçen hafta ucuza mal edip yaklaşık 2 senedir kullandığım iphonecuğum itunes la sadece şarj ilişkisine girebileğini unutup kendini güncellemek gibi ayıp şeyler yapmış.... alakasız ilgisiz bir insan olarak neler yapmadım ki şu telefonu kullanılabilir hale getirmek için? neymiş demek ki insan isteyince her şey oluyormuş  :)))zaten 200tl gidipte telefoncuya bayılacağıma öğrenirim dedim versiyonda değiştiririm fake imei de atarım cimrilikte bir numarayım neyse konuyu dağıtmasak diyorum, yerli yersiz lüzumlu lüzumsuz bir çok şeyle meşgul oluyorum deniyorum buluyorum öğreniyorum neden paylaşmayayım? paylaşayım sevgi pıtırcıkları olalım :)))) buyrun bakalım saçmalardan şeçmelere