22 Aralık 2011 Perşembe

anlattıklarını hatırlamıyorum



televizyonu kapattım önce, sonra gözlerimi. duvarlarını boyadım odamın ardından...
hangi rengi severdim en çok? hatırlayamadım. karıştıkça renkler birbirine karardı duvarlarım.
hem benim bulutlarım hep yağmur getirir zaten, belki bu yüzden griye aldanışım,
kimsesizliğini severim ben gecenin, tam da bu yüzden siyaha bağlanışım.
senin için biriktirdiğim hikayeler vardı bir de... sürekli aynı kelimeler çınlıyor kulaklarımda...
ayaklarım yere basmıyor sen hem olduğunda hem olmadığında...
şimdi kime neler anlatıyorsun? bilmiyorum.
ama bana anlattıklarının hiç birini hatırlayamıyorum.
nedense, aslında bana söylemediğin herşeye anlam yüklemeyi bırakamıyorum.

17 Aralık 2011 Cumartesi

hiç sanmıyorum

insan kendini yıllarca aynı yalana nasıl inandırır? seni sevmek bir kitabı baştan sona okuyamamaktı.
hatırlamadığına inandırıp kendini bitmesin diye bir kaç sayfa geriden başlamak her yeni güne. olduğun yerde saymak. hem sana mı yazıyorum tüm bunları sanıyorsun? sen birileriyle sevişirsin gece güzndüz demeden , ben içimdeki kalabalıkla konuşurum hep.  yalnızlık ne demek biliyor musun? en son ne zaman baktın aynada kendi gözlerinin içine doğrudan... evet, noktalama işaretlerine hiç aldırmam yazarken ama bu bir soru değil saçmalama! harcama nefesini, gözümde olduğun yerde değilsin,  nereye koydum, bulamıyorum seni, her gün sayfalarca yaptığım çevirilerde de seni arıyor olamam, ben böyle yaşayamam.
sizlerin elinizi  bile yaklaştıramayacağınız sıcaklıkta sularda yıkanıyorum ben, bu yüzden belki kendimi hepinizden temiz sanıyorum. itiraf edemediklerim arasında aslında 100 yaşında olduğum var, belki de 104 ben bile bilmiyorum.
günlerdir yemek yemiyorum,uyumuyorum, sevişmiyorum alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum. belki sigaraya başlamalıyım.bu işte hiç bir terslik yok, canım istedi mi ne kadar çabuk unuttuğuma şaşırıyorum. insan en çok kendi kendine gülebilmeli işin gerçeği. cevabını bildiğim soruları, gerçeği söyleyip söylemeyeceğinizi görmek için soruyorum...
peki bunları size neden anlatıyorum?
hem sizinle tanışmış mıydık ki? hiç sanmıyorum.

16 Aralık 2011 Cuma

kelebekler

en çok beni kim üzdü?
cevabını bildiğim soruları sana neden sorduğumu bile bilmiyorum.
daha önce kimse ne kadar gergin olduğumu söylememişti.
şimdi kendimi sıktığımı fark etmediğim bir an bile yok.
hem kitabı kaptmak istiyorum, hem sayfayı çevirmek.
hem olduğum yerde mıhlanıp kalmış gibiyim,
hem de içimde bir şeyler dörtnala.
kim olduğunu bilmiyorum,
kim olduğumu hatırlamıyorum.
güçsüzüm.
ne hissettiğimi bile bilmezken,
ilk kez birinin aklından geçenleri tahmin etmek istiyorum.
ve biliyor musun artık karnımdan garip sesler gelmiyor,
içimdeki bütün kelebekler artık ölmüş olmalı!

15 Aralık 2011 Perşembe

biraz daha kal

sırtımda taşıdığım yükler hiç kimsenin bir işine yaramayacak biliyorum. ama oradan oraya sürüklemekten de geri kalmıyorum. sıkıyorum kendimi, soluğum kesiliyor.
her adımda kıymıklar batıyor, her nefes alışımda kendi kanımı soluyorum.
insanın kendi kararlarından şikayetçi olması anlamsız.
ama sen, biraz daha kal, gitme...
ben hiç yalnız kalmadım, sabah olmadan nasıl gönderirim seni?
kalbimin ufak bir parçasını birine gösterdiğim için  belki de, utanırım senden.
ama sen yine de biraz daha kal. içimi göremediğini biliyorum en azından.
ne kadar umutsuzca bir düşüş bu böyle?
çıplak aynaya bakamam ben.
kimse görmez biliyorum, ama ben aynada içimde kanayanları görürüm.
üstü kapanan yaraları kazırım.
birine aşık olmaktan neden korkar insan? 
bir kaç demlik çay, bir kaç damla yaş ve uyku günlerce,
taki uyanana kadar.
kendi davranışlarımdan şikayet etmek anlamsız biliyorum.
ama sen yine de biraz daha kal, yıllar sonra ilk kez nefes alıyorum.
birine bağımlı olmak ne komik?!
üzerine hergün yeni hayaller ekleyebileceği bir düşü kaybetmek istemediği için kendini kaybeder insan.
her şeye sahip olduğumu düşündüğüm an düşerim ellerim bomboş kalır... aradığım hüzün kucağıma düşüverir.
sahip olduğu tek şey hayal kırıklığı olan insan ise zaten bilir,
herkes terkeder,
yine de güneş hergün içindeki karanlığa aldırmadan bir şekilde doğar.
bu yüzden sen biraz daha kal, gitme...

6 Aralık 2011 Salı

bu değil

biliyorsun doğru bildiklerimin hepsini ben uydurdum. kandırdım ikimizi.
aşk, bu değil.
hiç bir şeye ait hissedemiyorum kendimi, her geçen an büyüyor boşluk.
hüzünlü bir film bulmuyorum kendime izlemek için, bahane de aramıyorum ağlamaya.
yoo benim ihtiyacım yok yalanlara.
ama kendi söküğümü de dikemiyorum, birleştiremiyorum.
aşk?
bu değil.
gözlerimiz yakışıyordu birbirine tehditkar ve alıngan.
yine de hiç bir şeye ait hissedemiyordum kendimi.
oysa ne kadar yakındık bilemezsin hiç!
hayatımın arka planında çalan müzik,
ikimize karşı , birimiz.
beni gerçekten hiç sevdin mi?
aşk bu değil.

26 Kasım 2011 Cumartesi

korkarım ki

yüksekten kimse korkmaz aslında, düşmektir asıl korkutan... bense her şeyden korkarım.  yalnız taksiye binemem , kalabalıkla yürüyemem, sensiz nefes alamam.
hiç başlamazsa, bitemez!  gitmenden de korkarım zaten.
böbürlenirsin sen! saklanamam arkana karanlıklarda. hala gizlediğin şeyler varken  benden , düşmek çokta zor değil ayaklarıma dolanan yalanlarına.
ve hala kulağımda aynı şarkı yankılanırken, sen bana yine aynı masalı anlat... sonunu ben istediğim gibi değiştiririm zaten hep, sen sadece anlat...

30 Ekim 2011 Pazar

bir kaç adım geri sarsam hayatı


bütün hikayeler mutlu sonla bitecek diye söz vermişti büyüklerimiz, yalan söylemiş olamazlar...
hem ben şapkadan tavşan çıkacağına da inanırım, herhangi bir şapkadan hiç önemli değil...
ama artık insanlar şapka takmıyorlar ki.
bir kaç adım geri sarsam hayatı, aynı yağmurda yıkanırım elbet, aynı coşkuyla güler yine sarsılarak ağlarım.
bir kaç adım geri sarsam hayatı pişman olacak şey bulmakta zorlanırım...
bir kaç adım geri sarsam hayatı yaşamaya değecek şey bulmakta zorlanırım...
bir kaç adım geri sarsam hayatı yine saçmalarım.

3 Eylül 2011 Cumartesi

elma şekeri


önce sustu... sonra küçük adımlarıyla kaçtı gitti , karanlıkta yitti. fısıldadığını duydum sanki bu dünyada yaşamanın anlamsızlığı üzerineydi yine söyledikleri kulak ardı ettim hepsini...
çok duymuştum zaten hep aynı laflar , fonda hep aynı müzik.
yavaş yavaş içime işlediğini o küçücük adımlarıyla kaçıp giderken hissetmedim, bilemedim... ama önce susmuştu değil mi? sessizliği ölümden beter, yalnızlıktan ağır, kimsesizlik kadar korkunçtu süzüldü yine aynı damla, yine sağ gözümden, yine tuzlu, yine tek, yine tek başına...
bayram da geldi geçti, çocuklar gibi sevinçliydim yine... bu defa kendim bile inanmıyorum şu söylediklerime...
3 gecedir aynı kabusla uyanıyorum, belki çok istiyorum, bilmiyorum. dudağımın her iki tarafında da oluşan çizgiler var çok gülmekten biliyorum, çok gülüyorum ki o derin çizgilerde gün gelsin kaybolayım, çok gülüyorum ki sen giderken tek damla göz yaşım gidecek yolu kolay bulsun, çok gülüyorum ki bilmiyorum , ben ne yaptığımı hiç bir zaman bilmem zaten... planlayamam , oyunlar oynayamam, sıkılırsın sende koşarsın yine lunaparkta gördüğün o kocaman kedinin ardından... bırakırsın beni elimde senin için aldığım elma şekeriyle bir başıma.

21 Ağustos 2011 Pazar

geçen zaman


bazen kendime verebileceğim en anlamlı yanıt "herneyse" oluyor,
vazgeçmedim hayır ama bileklerim o kadar ince ki, uzanamıyorum sana. yazamıyorum da artık biliyorsun parmaklarım kalemi tutamayacak kadar güçsüz, yazım çirkin diye korkmuyorum, yanılıyorsun! iz bırakmıyorum ardımda, yok oluyorum buharlaşıyor sözcükler havada...
sahilde elele yürürken taktığım kocaman pembe gözlüklerin ardından bile dünya toz pembe değilken, hala masallara inanıyor olmak bildiğin komik işte! yine de iyi mi , kötü mü bilemezken bir fotoğrafa hapsettim o günü, anılarımızı sonra beğenmedim, karaladım üzerimizi.
hani parmak uçlarınla dokunuyorsun ya bana kırılmamdan korkarak hiç bilmeden saçlarımın karman çorman olduğunu!? takılıyor ellerine, kayboluyorsun... kızmam canımı yakmana da değil, beni dinlememene, söylediklerimi umursamamana, hep yanında olacağıma güvenmene... getirdiğin bahar fırtınalara yenilirse kayboluruz biz , adımı bile hatırlamazsın belki de. belki ben ölürüm genç yaşımda, belki ölmeyi dilerim, fısıldarım sessizce yukarıya.
bir de kırdıklarına basıyorum hep ayaklarım kanıyor, ama içim acıyor... duymuyorsun işte söylediklerimi bütün hıncım bundan, görmüyorsun gözünün önünde asırlardır yaşananları, bütün acım ondan...
bana aldığın o saat kadar gerçek yaşam...
her baktığımda beni umursamayışını, dudaklarımdan dökülenleri hiçe sayışını hatırlatıyor bana geçen zaman.


13 Ağustos 2011 Cumartesi

ne önemi var?

kaç yıl olmuş? gidenin bir önemi kalmamışken artık, sayıların ne önemi var?
hem aklıma takılanda bu değil işin gerçeği... saymayı sevmem , bilmem de zaten...
düşünürüm hep kalan karanlıkta ağlamalı mıydı, yoksa giden daha mı hızlı çarpmalıydı kapıyı
tüm gücüyle? yıkıntılar mı bırakmalıydı ardında, yoksa o gittikten sonra kimsenin
sulamayacağını bildiği çiçeğe, yemini vermeyi unuttuğu kuşa mı üzülmeliydi?

kaç yıl olmuş? anıların hiç biri aklına gelmiyorsa artık, sayıların ne önemi var?
hem aklıma takılanda bu değil işin gerçeği... saymayı sevmem, bilmem de zaten...
tüm o hayatının "en mutlu, en şanslı" , olduğunu düşündüğün anların toz bulutu olup uçuşu,
kendini öldürmek isteyecek kadar mutsuz olduğun, gecelerce ağlayacak kadar kendini
kaybettiğin anların hiç yaşanmamış gibi sana uzak duruşu... bu muydu vazgeçtiklerini değersiz
kılan?

neden bir dakika bile olsa endişelenmeye son vermiyorsun artık?  asla bitmez sandıkların artık yok, kapıyı çarparken kaybettin şu an hatırlamadığın şeylerin hepsini... yaktın, yıktın, kül ettin, savurdun rüzgara... sırf bu yüzden her esintide kokumu duyuşun, tam da bu yüzden her yağmurda beni soluyuşun.

20 Haziran 2011 Pazartesi

kalp krizi

havalar ısındığında kalbim de ısınır sanmıştım, yanılmışım... insanın kendini içine hapsettiği buzdan alev kolay kolay erimiyor.
hem buzdan alev mi olur? saçmalamayın,
yok, özür dilerim bendim saçmalayan...
hem düşünüyorum da kaçtı mı gelmeyen şeyler var içimde, heves gibi örneğin...
umut gibi mesela,
şans gibi korkarım!
bir kere ellerinin arasından kurtuldu mu geri dönmeyen uğur böceği gibi herhalde, bilemiyorum...
hem düşünemiyorum...
insan kendi yapabileceklerini hep küçümser zaten, inanmaz kendine... sonra ufak bir sinir anında yakar kül eder...
ben ne zamandır böyleyim,
sinirli, kızgın
en çokta kırgın.
yo hayır yorgun değilim, kimseyi de suçlamıyorum...
yıldıysam ; sırf kendimden,
bıktıysam; kafamın içindekilerden,
yalnızsam; evet bunun için seni suçlayabilirim belki.... anlatacak hikayelerim bitene kadar kalmalıydın yanımda ve her yalana inanmalıydın sanki ordaymışçasına...
ve susmalıydın,
nasılsa birbirimizin dilini anlamıyorduk, dinlemesen de susmalıydın! içinde bir parça daha tahammül kaldığını gösterebilmeliydin bana,
belki o zaman sadece karnım ağrıyor diye ağlardım sessizce yatakta,
bizi aklıma bile getirmez , dalardım uykuya...

6 Haziran 2011 Pazartesi

git

hazırladığım laflara hep "bazen" diye başladığımı farkettim,
atıyorum, tutturamıyorum.
tek adımda geçiyorum köprünün öte yakasına,
ojelerim bozuluyor!
ne zaman acele etsem bozuluyor bir şeyler ardımda,
kırılmıyor belki, ama tamir de edilmiyor...
tek bir kelime sana yetmiyor,
beni tamamlıyor,
biz diye bir şey yok, biliyorsun ya!?
hem tek bir kelime yeterdi bana,  üç harfti işte,
kolaydı, basitti, kırılgandı.
sen "aşk" sandın hep ,
oysaki, ben "kal" demeni bekledim.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

ayna, ayna...

her sabah sürdüğü savaş boyalarını her akşam odasının kapısından içeri girerken çıkaran bir kız vardı...
kırık saç uçları kadar kırıktı kalbi
ve dağınıktı...
hatırlamıyorum ismini.
sonsuza kadar beklerse,
olacakmış tüm dilekleri.
fallara da inanırmış zaten,
hiç görmemiş kendi gözleriyle, yağmurdan sonra gökkuşağını,
her nedense inanmış,
inanmasa düşermiş,
inanmasa kaybolurmuş,
inanmasa o yüce güce,
kendini affedemezken,
kim affedecekmiş onu, bilemezmiş...
kimse söylememiş ona,
geçmişteki hiç bir şey için suçlanamayacağını
aslında geçmişte yaşamanın imkansız olduğunu...
o da kimseye söylememiş zaten,
tüm o şarkıların ,
sadece o'na yazıldığını.
bir şeylere anlam yükleyip yüklememek elinde değil,
zaten sokaklar da tekin değil,
yine de bu kadar korkma,
aynadaki hayal mi,
değil!

29 Mayıs 2011 Pazar

figüran

aşk'ı sevdiğini söylemek sananlardansan eğer sen de,
yanılıyorsun!
hiç durmadan seni seviyorum diyen daha çok sevmiyor aslında...
hem sonra lafımı kesiyorsun!
yarım kalıyor söyleyemediklerim,
ama hiç korkma,
üzülme boşuna....
sırtımdaki yükle zaten çok uzağa gidemem ben,
koşamam değil, 
ama nefesim kesilir,
ilaçlarım hep uzaktadır,
ya da çantanın dibinde...
sen merhem olana kadar yarama, ölürüm...
bilmiyoruz zaten
kim bilir kaç kez tanımadığımız insanların çektiği fotoğraflarda figürandık...
kanadı kopmuş uğurböceği idik, yine de uğur getirdik!

25 Mayıs 2011 Çarşamba

tarif

işin en kötü yanı, kendini yaraladığında ortada suçlayacak kimsenin olmadığını itiraf etmek...
insan kendini nereye koyduğunu kaybederse başka hiç kimse bulamıyormuş, bense senin gözlerinden düşen tek damla yaşta gördüm, nereye saklandığını...
güldüm!
hem bu ne saçmalık, kim demiş ki gözyaşlarımızın tadı aynı diye?
ben "sen" ağlıyorum,
içine biraz "biz" katıyorum
"özlem" ekiyorum bir tutam,
tam karıştıracakken hepsini avuçlarımdan kayıveriyor koca kavanoz dökülüyor içene bütün "kızgınlığım",
yumuşatsın diye "kırgınlık" ekliyorum,
fayda etmiyor...
acıyor göz yaşlarım, acıyorum kendime...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

parlak yeşil çimenler

ilk defa kendimi bu kadar çirkin, değersiz, işe yaramaz ve yorgun hissediyorum...
beklemek yoruyor insanı yiyor, bitiriyor...
yerimi, yönümü, yolumu kaybetmiş gibiyim, yol sormak için dursam da elime hiç bir şey geçmeyecek, kimse gideceğim yeri bilmiyor ki,
biliyorum...
bir de acıyorum kendime...
o uzak ülkeye de gittim,
parlak yeşil çimenler
meğer sadece "plastikmiş"
ağlamadım,
gittin,
gülmedim,
gelmedin,
kanadım...
hem kanadım, hem kanadım kırıldı.
susardım ya,
konuştum,
koştum,
acımı kustum.
nefesimi boşuna harcadım,
kördün,
duymadın!

22 Mayıs 2011 Pazar

eğer

hayatta hiç bir şeyin zorlanmaması gerektiğine inananlardanım, olmuyorsa; olmuyordur.... bazı şeylerin de lanetli olduğunu düşünüyorum...
birkaç yıl önce indirdiğim, 3 kere izlemeye niyetlendiğim, elimde olmayan nedenlerle bir türlü izleyemediğim 21 gram filmi gibi mesela. her başlayışımda bir şey oluyor, vazgeçiyorum, yarım bırakıyorum... adam fawer’ın empati kitabı da böyle, son elli sayfasını bir türlü okuyamadığım kitabın sonunu da merak etmiyorum artık... üzerinden çok zaman geçti çünkü, başka hikayeler anlatıldı, ben başka nehirlerde sürüklendim…

hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; 26 yıl önce beni üzen hiçbir şey için bugün üzülmezdim… kendimi dışarıdan izleyebilseydim gözümden akan her damla yerine kahkaların olduğunu görürdüm dudağımın kenarında bana çok yakışan.
Daha çok anlatır, daha çok dinlerdim insanları, her birinin benim hiç farkında olmadığım şeyler bildiğini biliyorum artık, kimsenin bilmediği sırları dolabımda saklamazdım ben de mesela, büyük kararlar vermekten korkmaz , köprüleri yakıyorsam üzülmezdim, yeni yollar arar başka ülkelere giderdim. Üstümün başımın çim lekesi olmasına aldırmadan çocuklarla çimlerde yuvarlanırdım, tırnağımın kırılmasını kötüye yormaz bütün gün bunun için üzülmezdim, sadece temiz pak olan ev kedilerini değil, sokak kedilerini de alırdım kucağıma. sırf kilo almamak için sevmediğim şeyleri yemez, ceplerimi çikolatalarla doldurur hep abur cubur yerdim… hiçbir zaman yorgunum demez, her anını hayatımın “yeni” şeyler keşfetmek için fırsat sayardım, hiç kalp kırmaz inat etmez, beni seven insanları üzmezdim… daha çok şükrederdim!

Ve en önemlisi mucizelere inanırdım, tüm yüreğimle hem de… ben yalnızca bir taneyim, ve yaşayabileceğim tek bir hayat var, bunu da biliyorum artık….
hiçbir şey için çok geç kalmış sayılmam ha, ne dersiniz?


11 Mayıs 2011 Çarşamba

mevsim hep kış

ne kadar kıssam da müziğin sesini duyuyorum şarkının sözlerini, ne kadar açsam da müziğin sesini bastıramıyorum kalbimin atışını içimde atıyor durmuyor, duyuluyor...
susuşlarında anlattığı bir şey var başka bir dilde, dilimden düşüyor tuz buz oluyor hayat bitiyor, yalan geliyor.
 kanatlarını kırsan mı daha çok acır, yoksa koparsan mı kurtulsan mı benden, bedeninden?
madem gittiğin her şehirde yanında taşıyorsun beni, neden hep geri dönme hevesindesin? orda kal! uzakta,benim bilmediğim bir şehirde, hiç tanımadığım bir çocuğun gülümsemesinde, sen sulamasanda yağmurla ıslanan arka bahçendeki çiçeklerde, ucu kırılsa da bir türlü atamadığın için için uğursuzluğundan korktuğun aynada kal, gelme...
zaten bu sene mevsim hep kış, hiç gelme dedim ya, üşürsün...
gülümsemek ne kadar mutlu olduğunu değil de, ne kadar güçlü olduğunu göstermeye başladığında büyüdük, kurtulamadık.
hem zaten,  Anlamak bir ömür sürer, Hayat niye kirlenir ?

3 Mayıs 2011 Salı

size çok güzel şeyler anlatıyormuşum farzedin

  size çok güzel şeyler anlatıyormuşum farzedin, hani daha dinlerken huzur bulduğunuz, üzerinde düşünmeye gerek bile duymadığınız... benim yerime siz yazın hikayeleri sırf bu seferlik, olmaz mı?

gözleri görmediği için uçmayı öğrenememiş bir kuş gibi yüreğim, doğasında var uçacak, her defasında ağaçlara çarpacak, kanatları kırılacak, üzülmeyecek devam edecek kanatlarını kırmaya... ya sana da çarparsa diye korkun ya kanatırsa , acıtırsa canını...
 kör olduğu için suçlamak kuşu , kulağa kör kuş olmaktan da saçma gelmiyor mu?
kendi kendime konuşurken birileri beni duysun istiyorum, yoksa deli olurum... ama duyarlarsa da birileri beni deli zannederler...

hem zaten yaprakları dökülmüş bir ağaç gibiyim ben renksiz ve çıplak. üşüyorum, sar beni rüzgarla, ört üstümü karla, yağmurla...döndüğünde sıcak olsun içerisi diye, kapıyı örtmeyi de unutma giderken...

20 Nisan 2011 Çarşamba

kendime not...

bunları unutmamak için yazıyorum buraya, kendim için sadece…

 hiç bir iyilik gerçekten cezasız kalmıyor… bir insanın sizden nefret etmesini, sizi bazen çaktırmadan, bazen göstere göstere kullanmasını istiyorsanız, ona iyi davranın… o, kendini iteleyen, kötü davranan insanlara koşup sizi görmezden gelecektir… maalesef bu bir döngü…
 
   ben dünya görüşü olarakta, insanlara davranış olarakta oldukça sakinim, yaprağın kıpırdamadığı çöller, donmuş nehirler kadar durgunum… çoğu zaman bunun yerine yırtıcı bir kuş olmayı diliyorum ama insan doğasının dışına çıkamıyor…  deliremiyorum, çıldıramıyorum, yok sayamıyorum… “beni sinirlendirmeyin ha! zaten sinirliyim benimle uğraşmayın ,yoksa kötü olur” diyemiyorum… delilik maskesinin arkasına saklanıp günümü gün edemiyorum, hem desem de bu saatten sonra kimse inanmaz zaten, iyi biliyorum…
 
   ama bir şekilde, kalbimi kıranların boyunlarını kırmak istiyorum, gel gör ki yapmıyorum J bu beni kötü bir insan yapar mı!? yooo, yapmaz, sanmıyorum…!

   sevilmek güzeldir elbette, kimin beni sevdiği ya da sevmediğini umursamadan, sevmeyi seviyorum… insanları seviyorum tanımasamda… illaki sevecek bir şey arıyorum her zamanda buluyorum… “herkese” “her zaman” iyi davranıyorum, yardımcı olmaya çalışıyorum… mutsuzlarken güldürmeye, zor anlarında yanlarında olmaya çalışıyorum, böylece en büyük haksızlığı kendime ediyorum…

   cuma günü yaşadıklarımı anlatmak için bu kadar kafa ütüledim aslında, birlikte çaılştığım, annemden daha fazla gördüğüm ve arkadaşım sandığım insanla alakalı söyleyeceklerim… sürekli üzerine “birlikte” güldüğümüz bir şeyi tekrarlamam, birden bire çıldırttı onu… bana ters bir şey söyledi –espiri yaptığını düşünüyor bu arada, bende ona aynı terslikle cevap verdim, - aynı mantıksa eğer espiri yaptım… bozuldu! ben hemen unuturum böyle şeyleri , 10dk sonra bir şey mi oldu dedim, kızdığını düşünerek bana mı kızdın diye ekledim… tabiri caizse açtı ağzını, yumdu gözünü J  son sözü “birbirimize espiri yapmayalım bundan sonra” oldu, beni konuşturmadı zaten, döndü arkasını mağrur hülya koçyiğit edasıyla... sustum! Hem edepli, edebinden susar... edepsiz, ben susturdum sanmaz mı?
 
   İnsan kendine sormadan edemiyor, gerçek arkadaş böyle saçma sudan bir sebep için arkadaşlığını bozar mı?
elbette ki hayır… demek ki bir bahane arıyormuş derim… gerçekten arkadaşız sanıyormuşum, sadece kullanılmışım derim, yine susarım… bir de kötü bir huyum var dayanamam yine konuşurum, konuşmaya çalışırım haklı ya da haksız olmam hiç fark etmez… odadaki hava temiz olsun isterim, gülerek nefes alalım, yine gülerek verelim… dayanamam kırık kalbe… ama yaptıkları bununla kalmadı ki 10cm yan tarafımda oturan kız, “iş için bile” konuşmadı benimle, söylemesi gerekenleri onun bunun aracılığıyla iletti… saçmalığın daniskası yani… iş ve arkadaşlığın başka olduğunu görmezden geldi… iş için yavaş yavaş konuşmaya başlayabilirdik çünkü değil mi?!  Benden bu kadar nefret etmesi için haklı bir sebep arıyorum ama annesini öldürüp, babasına küfretmediğim, eleştirisine eleştiriyle cevap verdiğimden başka bir çıkarımda bulunamıyorum… 26 yaşımda ilk defa hayatımda birini sırf bu yüzden affetmiyor, hakkımı helal etmiyorum…

   her sabah kendime verdiğim sözü yineliyorum… belki etrafımdaki tüm insanlara karşı böyle olamam ama en azından “O” na karşı bir ayna olmalıyım… verdiğini yansıtmalı, kendinin gerçekte kim olduğunu ona göstermeliyim… sabretmeli, ilk defa sırf kalbimi yok yere sudan sebeplerle kırdığını hatırlayıp affetmemeliyim… ilk defa sönmemeliyim…

9 Nisan 2011 Cumartesi

sahi?

birinin aklından geçenleri daha söylemeden tahmin ettiğiniz oldu mu hiç? ben tanımadığım kimselere roller veriyorum bu sıralar, ilk kez gördüğüm resimlere başlıklar atmak tek eğlencem diyelim... kafalarının üzerinde konuşma baloncuğu varmışçasına benim istediklerimi söylüyorlar birbirlerine...
deliriyorum belkide, ne bileyim? deliler deli olduklarını bilselerdi deliliklerinden kurtulmaya çalışırlar mıydı acaba? karıncaların sırtlarındaki yük ben miyim? biraz yalan biraz sahi ise söylediklerim, ya sustuklarım karnımın içinde sarmaşıklara dolanıp ağzımdan çıkamayanlar... bu yüzden mi ağrıyor karnım? kasılıyorum, susuyorum... yalanım batsın, gülüyorum...
arabanın koltuğuna oturup kontağı çevirmemle bir sürü kuş havalandı, bahar gelmiş sandım, kuşlar geri dönmüş... yağmur yağdı sonra, üşüdüm bir de üstüne üstlük... dişlerimin arasına sıkışan yalan düşüverdi, kaybettim... çok sonra düşündüm uzun uzun, bir cevap bulamadım, sahi ben niye büyüdüm?

2 Nisan 2011 Cumartesi

çılgın toplar

hava yağmurluydu bugün, bahar yağmuru gibi değildi... kapalıydı üstüne üstlük, griydi, sessizdi, yalnızdı... bir de yanına kimse gelsin istemiyordu besbelli... bende ufacık alışverişim için çıktım dışarı sonra fazla rahatsız etmeden yağmuru döndüm evime... çoktandır aklımda olan daha doğrusu canımın deli gibi çektiği uyduruk atıştırmalarımdan patatesli çılgın toplar yaptım... uzun süre isim düşündüm ne demeli diye, daha önce hiç bir yemeğe isim vermek durumunda kalmamıştım bir de ne biliyim ne desem bilemedim işte... aklıma ilk gelen isimle idare edin... yapımı çok kolay bu topların hem görüntüsü güzel hem de tek lokmalık...
malzemelerle başlayalım;
4 iri patates
2 kocaman havuç
çeyrek demet maydonoz ya da dereotu koyun hangisini seviyorsanız
tercihen yeşil soğan da konabilir ben bu defa koydum.
biraz tuz , karabiber, kırmızı biber
içindeki sosumuzda ise;
2-3 diş sarımsak
1bardak kadar yoğurt
1-2 yemek kaşığı mayonez var
önce patateslerimizi bir güzel haşlıyoruz bu arada havuçlarımızı rendeliyoruz azıcık yağ döktüğümüz tavada biraz öldürüyor ama tam anlamıyla pişirmiyoruz iki çevirin alın işte...
sonra bu yarı ölmüş baygın havuçları  ince ince kıydığımız maydonoz ve yeşil soğanla karıştırıyoruz...
haşlanan patateslere biraz tereyağı katıp püre haline gelene kadar eziyoruz... sonra hazırladığımız havuçtu maydonozdu hepsini karıştırıp tuz ve biber ekliyoruz...
bulamaç gibi görünen püremiziden ceviz büyüklüğünde parçalar kopararak yuvarlıyoruz... parmağımızla ortasınıda oyduk mu tamam işte!  tabağa dizip ortasına ayrıca hazırladığımız yoğurt mayonez sarımsak üçlüsünü döküyoruz tadından yenmiyor... yedikten sonra aile bireylerinin birbirlerine hohlamak suretiyle şakalar yapmasını da önermiyorum...
sevgi çiçek böcek aşkla filan kalın ne diyim...



burası da iyice yemek bloguna döndü diyen varsa gece gizlice gelir kulaklarını keserim ha! bu aralar böyle idare edin...

28 Mart 2011 Pazartesi

size tiramisu yaptım *_*

ben stresimi ya temizlik yaparak, ya yemek yaparak ya da yemek yiyerek atarım... neden bilmiyorum ama fayansları ovaladıkça hıncımı alıyorum sanki , rahatlıyorum, yerleri değilde kararan kalbimi temizliyorum belki ne bileyim... umarım bu resim hayatım hakkında size bir fikir verir o.O
stres atma yöntemlerimden düşününce hem kendime hem etrafımdakilere en faydalısı yemek yapmak zaten yaparken doyuyorum... saçmalık blogu olduğuna göre size tarif vermemde de bir sakınca yok ;)
öncelikle malzemelerimizi hazır edelim ;
kedi dili bisküviyle yapanlarda olsa en temizi hazır kek ohh şöyle ortasından kesilmiş miss...
3 yemek kaşığı un silme de değil tepeleme de ikisinin ortası ;)
3 yemek kaşı şeker aynen un kadar
1 adet yumurta
2 su bardağı süt hüüp diye üstünden içmeyin görüyorum burdan
1 paket 200gr labne normal olanı ama ben şöyle 350-400gr koyuyorum tadından yenmiyor
1 su bardağı şekersiz nescafe hazırlıyoruz çok meraklıysanız azıcık şeker atabilirsiniz ben karışmam gerçi evde nescafe yokmuş sade, annem süt tozuyla karıştırmış, bende espresso kullandım çaktırmayın...
öncelikle iki parçaya ayırdığımız kekin tabanını servis tabağına alalım önce sonra her iki parçayı da bir güzel nescafe ile ıslatalım, amman kuru yer kalmasın...
atınız şurda otlaya dursun, pardon kekiniz nescafe'yi çeke dursun biz bu arada krema hazırlamaya başlayalım.
bakkal amca, bakkal amca unun var mı? şekerin var mı? ne duruyorsun yumurtayı sütü katıp bir güzel karıştırıp mama kıvamına gelinceye dek kısık ateşte karıştırarak pişirsene... pişirdin diyelim sonra soğuyana kadar kenarda beklet soğuyunca labneyi ekle yine çırp yine çırp...
kremayı ikiye bölüp yarıdan daha fazlasını tabanın altına bir güzel sürüyoruz, efendime söyliyim kekin üst tarafını kırmadan bozmadan cumburlop üstüne konduruveriyoruz kalan kremayıda üste sürüyoruz...

hımm ne kaldı, çay süzgecine doldurduğumuz kakao'yu estetik hareketlerle tiramisumuzun üstüne bir güzel döşüyoruz hani kendim yaptım diye demiyorum ama çok güzel oldu... keyfim yerinde olunca size cheese cake tarifimi de veririm... parmaklarınızı yersiniz... ilk resim temsili önceden yaptıklarımdan bu gece yoruldum yarın keser yeriz artık :)

26 Mart 2011 Cumartesi

dünyadaki en bencil insanla tanıştım dün

en hızlı nasıl koşabilirsin? nereye kadar kaçabilirsin? ya da nereye saklanırsan seni kimse bulamaz? küçücük bedenin sığabileceği dolaplar var biliyorsun. peki denizleri taşıran aklını, beni delirten hayal gücünü ne yapacağız?
sımsıkı sarıldığınız fotoğraflardan yanınızdakini kesip attığınızda gerçekten yok mu oluyor anılar? hem ben kimim ki hesap soran? nereden çıktı bu boş konuşmalar.
dünyadaki en bencil insanla tanıştım dün. içimdeydi, bir merhaba dedi... çok konuşmadı çünkü iyi tanıyorduk birbirimizi, söyleyecek hiç bir şeyimiz yoktu, gitti.
ne zaman döneceğini bilmediğin o uzak şehirlerden o kadar çok hediye biriktirdin ki başkalarına verilecek, sırtın büküldü taşımaktan zaten dönme artık kimse istemez seni.
sözün bittiği yerde yarım bir gülüş bıraksaydı ikinizden biri korkardım... gittiniz ben şaşkınlığımla öylece kalakaldım. 
son kullanma tarihi geçtiği halde kimsenin farketmediği sütü açıp kafama dikmişçesine acı bir tat vardı ağzımda günlerdir sırf susmaktan... sonra düşündüm mutlu olmak istiyordum, yine sustum.
hem aslında yoktuk ki biz, ağladım, unuttum, uyudum.... kalktım üstümü giydim, pazara gittim, sevdiğin şeyleri aldım yine, yemek yaptım bize tuzunu fazla kaçırmadım ama acı oldu bu defa biraz...sevdim.

14 Mart 2011 Pazartesi

kibir, en sevdiğim günah!

hep çocukluğuna veriyordum yaptıklarını yok diyordum hala büyümemiş....düşünürken anladım aslında öyle bir şey yok... büyüdün sen,büyüdük biz, bütün sorun kibirin... sen o kadar mükemmelsin ki asla hata yapmış olamazsın.... sen her şeyi o kadar bilir yerinde yaparsın ki yanlış bir şey yapmış olamazsın imkansız bu... işte bu yüzden benim sana kızmaya kırılmaya hakkım yok, olamaz... kızıyorsam bana iki katı kızmalısın sen! çünkü kızarak bok yiyen hata yapan benim...  affet beni sen öyle mükemmelsin ki yanlış bir şey yapmış olamazsın...güneş batıdan doğar ama sen ve hata haşa ne mümkün.... o yüzden yaptığın şeyden hoşlanmama kızma kırılma gibi bir hakkım yok.... hadi yedim öyle bir bok ağzıma sıçana kadar canımı yakmakta serbestsin.... çünkü haksız benim.... yaptığın şeye her ne olursa olsun farketmez karşı gelerek hoşlanmadığımı belirtir biçimde kızdıysam sıç ağzıma çünkü ben buna layığım hemen asılsın suratın kaç git mesela küs hemen tavır al konuşma benimle yanlış anladığımı ya da şaka yaptığını anlatmaya çalışma bana bokum ya ben değmez zaten... nasıl olsa gerizekalının teki olduğum için hemen ilk aramanda koşa koşa gelirim sana....

8 Mart 2011 Salı

blogumu wordpress'e taşıdığım için suçluluk duyması gereken ben değilim

evet değilim....
http://nedesembilmiyorum.wordpress.com/

blog işleri







iş yerinde boğuluyorum, evde boğuluyorum, hayatta boğuluyorum!!!!! içimi döktüğüm bir blogum vardı artık ona da ulaşamıyorum boğuluyorum… o zaman hep beraber söylüyoruz artık hangisini isterseniz benim iki favorim var! ha bu arada youtube ‘ a ulaşamıyorum zaman zaman…. ne olduğunu biliyorsunuz işte!

17 Şubat 2011 Perşembe

tertemiz, parlak, lekesiz, deliksiz, yırtıksız...

   bir yazı okudum, kutuplarda kürkleri için ayı avlamakla alakalı belki bir çoğunuz okumuştur bilmiyorum. buz kütlesinin içine çok keskin bir balta yerleştiriliyor önce bir tarafına biraz kan sürülüyor sonra. kan kokusuna gelen ayı başlıyor baltayı yalamaya, kendi kanını içtiğini farkedemeyecek kadar sarhoş oluyor içtikçe içiyor, içtikçe ölüyor. hem sonra kürküne hiç bir şey olmuyor aynın, tertemiz, parlak, lekesiz, deliksiz, yırtıksız öylece yığılıyor, kaybetmiyor değerinden hiç bir şey. 
   hayata karşı diklenişimizle bizde aynı şeyi yapıyoruz, yüzümüze taktığımız o gülen suratlı maskenin altından süzülen yaşları nasılsa kimse farketmiyor. hem daha kolay değil mi böyle yaşamak? hiç kimse sormuyor yüzün neden gülüyor diye, herkes bir acılarına ortak olma çabasında. kimseyi istemiyorsan çevrende yapacağın en iyi şeyi buldun zaten, gülümsemek.


   peki ya içeri akan gözyaşları ne olacak? hani kimsenin görmediği, ciğerini delen? hiç işte yavaş yavaş öldürecek seni, hastalık sahibi, ruhsuz, huzursuz biri olup çıkacaksın. sende kendi kanını içiyormuşçasına sarhoşsun gözyaşlarından, mutlu olamamanın yarattığı boşluğu doldurduğuyorsun acıyla, ne yazık ki alışkanlık oluyor. ölüyorsun... ölüyorum...
yine de boşversene, kürkümüz hala değerli!

14 Şubat 2011 Pazartesi

ortaya karışık

bu gün 14 şubat 2011, hiç bu kadar ortaya karışık bir gün yaşamamıştım. saçmalardan seçmeler bloguma tam da uygun gelişiyor her şey....
bir kere ben bugün çok sinirliyim, sebebini niyesini niçinini bilmiyorum, kendimi anlayamıyorumda. huysuzum, kalp kırıyorum, sonra pişman olup kendimi kanatıyorum. hani ağzından dökülen sözcükler bir-iki saniye farkla beyninde yankılanır ya önce, sonra pıtır pıtır dökülür dudaklarının arasından durduramazsın, beynine hükmün geçmez kızarır bozarır pembenin kırmızının binbir tonunu paylaşırsın yüzünde seninle konuşmakta olan insanla, ve daha söylemeden pişmansındır söylediklerine... işte öyle bir şey....
çok üzüldüm, iş arkadaşlarımdan birinin babası gırtlak kanseri olduğu için vefat etti bugün. şu sıralarda televizyonda dönen gırtlak kanseri- sigarayı bırakın temalı reklamda beni oldukça etkilemişken üstüne bunu yaşamak beni oldukça sarstı. anlatmam ne kadar doğru bilmiyorum ama ağzından burnundan çok miktarda kan gelmiş, mide ya da beyin kanamasından kaynaklıymış ölümü kesin bir şey yok henüz, zaten vücut kan takviyesini de kabul etmemiş.
ölüm hepimiz için evet, ama kısa yoldan acı çekerek kendine bunu yaparak koşmak niye? yanlışlıkla yolda yürürken biri çarpsa omzumuza dokunsa oflayıp pufluyor bazen ağza alınmayacak küfürler savuruyoruz, ama kendimize acı çektirmeye gelince iş, dumanın arkasına gizleniveriyoruz.
ben astım hastasıyım, bugüne dek hiç sigara içmedim. merak bile etmedim ama gözümden sakındığım miniş kardeşim tabiri caizse baca gibi tüttürüyor, her sigarasını yakışında içim burkuluyor üzülüyorum ablayım ben. hastanede yattığım dönemde odamda, yan odalarda gırtlak kanseri hastalarla bir kaç gün geçirdim, hepsi pişman gelde bunu ufaklığa anlat... herkes benim başıma gelmez diye düşünüyor en büyük hatamız kibirimiz, kendimizi üstün görme, diğerlerinden ayırma yanılgısına düşmemiz. hepimiz bırakması için çabalıyoruz, umarım söylemek istediklerimizi bize yaşatmadan anlar ve bırakır şu zıkkımı.... giden bir şekilde kurtuluyor acılarından, kalan pişmanlıklarıyla iç hesaplaşmalarıyla kalıyor bu dünyada.
gelelim penguen dergisinde yayınlanan karikatüre, kızdım mı? evet, kızdım. karikatür günümüzde hiciv sanatının en güzel uygulandığı uyarlandığı mecra, dini Allah'a ulaşmakta araç olarak kullanmak yerine, dünyadaki amaçlarına ulaşmada kullanan riyakar, yalancı dindarlardan bende nefret ediyorum, yine penguen'in kapağında yer alan hükümet yalakası karikatürüne kahkahalarla gülmüşken, son yayınlanan burada yer vermeyeceğim karikatürün maksadını aştığını düşünüyorum, midenin yumuşak yerindeki o bazı küçük noktalara dokunmadanda mizah çokta güzel yapılabilir.
bir de odatv nin baskına uğraması meselesi var.... sanıyorum ki gerçekleri saman altından su yüzüne çıkaran, çıkarmaya çalışan herkesin başına aynısı gelecek... ben ki siyaset konusuna girildi mi bulunduğum ortamdan kaçardım, artık yaşananlara seyirci kalamıyorum, en çokta üzerimize oynanan oyunlardan haberi yokmuşçasına gözü kapalı savunanlara kızıyorum, kandırılıyorsunuz, kandırılıyoruz diyorum. dinletemiyorum.
hiç mi güzel bir şey olmadı bugün? oldu elbette hepimizin mevlid kandili mübarek olsun...
ha bir de sevgililer günü bugün.... kendimi bildim bileli aynı adam sevgilim, bir de üstüne üstlük evledik ama yıllar yılı bir türlü kısmet olmadı sevgililer gününü beraber geçirmek, şimdi de askerde sevdiceğim... belki de hiç özel bir şey yaşamamamış olmamadan kaynaklı benim için hiç bir anlamı yok bugünün... yine de olanın olmayanın, sevgililer günü kutlu olsun 


11 Şubat 2011 Cuma

daha önce tanışmış mıydık? yok bu ben değilim!

düşünüyorum da hayatım boyunca ben hep "çok" sevildim, en çok sevilen olmadığım zamanlarda oldu ama arkadaşlarım , ailem, sevgilim hep çok sevdi beni... iş hayatında da bu böyleydi ta ki ben çıldırana kadar, yanımdaki kızlar ilk defa telefonla konuşurken sesini duyduk dediler, telefonda konuştuğum aslında çok sevdiğim her zaman anlayış gösterdiğim iş arkadaşım ise beni "you are so rude" olarak tanımladı.... bunu duyar duymaz kafamdan aşağı kaynar sular döküldü, ben ki hayatım boyunca kimsenin kalbini kırmamış, buna özellikle dikkat etmiş biriydim... demek ki herkesin bir taşma noktası varmış, benim o kocaman sandığım kabım bile bir damla daha taşımayacak kadar ufalmış.
sinirime yenilecek kadar aciz olamazdım, altı üstü yaptığımız şey "iş" değil miydi? kalp kırmaya değmezdi haklı ya da haksız olmanın önemi yoktu, hele ki birlikte çalışmaktan gerçekten zevk aldığın biriyse kalbini kırdığım kişi, yaptığım oldukça ayıptı... yeni koleksiyon hazırlığı, yeni müşteri, fit toplantılarına yetişmesi gereken sample'lar her ne kadar beni canımdan bezdirmiş olsada sinirini başkasından çıkarmak hiç ama hiç bana göre değil.
hemen bir bardak çay doldurdum kendime, sakinleştim... tekrar telefon etmeyi göze alamayarak geçtim klavyenin başına, kıza bağırmaktan ötürü kendimi ne kadar kötü hissettiğimi yazdım, kafamın bir sürü farklı şeyle dolu olduğunu anlattım...haketmeyen birini kırmak, kendime yapabileceğim en büyük kötülüktü çünkü... o da bana cevap yazdı sonra tekrar telefonda konuştuk her şey hallolmuştu... her ikimizinde gününü berbat etmeye değmeyecek mesele toz bulutu olup kaybolmuştu.
dün bana gelen koliyi açarken hayıflanıp durdum, hep iş, incik-boncuk, dantel, trim, grossgrain tape , ipler, nakışlar , örnekler.... kahretsin dedim son paketi açarken, uk ofisten  bir günde bir hediye, bir şeker - çikolata bir şey gönderseler ! keşke başka bir şey dileseydim de olsaydı. odada hafif çığlığım yankılandı. bir kaç gün önce tartıştığım kız bana hediye göndermiş... yaptığıma daha çok utandım...
hediyeyi başka bir postta incelemeyi düşündüm ama hazır vaktim varken paylaşayım gitsin.... paketi elime ilk aldığımda ne olur chanel no.5 olmasın dedim, bu kokuyu seven kadını anlamıyorum, çok ağır, çok yapışkan ayrıca  bana dean koontz'un vampirin öpücüğü romanını hatırlattığından hoşlanmıyorum o kokudan. sevinç çığlığım korkuya dönüşmüştü ki çabucak çözdüğüm kurdelenin içinden efsane oje Chanel 505 particuliere çıktı. tüm övgüleri hak eden bu rengin muadili bir çok oje kullanmıştım pastel 75 , opi you don't know jacques ama açıkçası bir çok renkle uyumlu olmasına rağmen kıyafet seçimine göre yinede değiştirmek zorunda kalıp en fazla 24 saat kullanabildiğim bir ojeye 30-35 dolar vermek hele ki aynı tadı daha ucuza yakalayabileceğim benzerleri varken bana saçma geliyordu. yine de şu an sahip olduğum için çok mutluyum...zaten teşekkür ettiğimde bana "satıcı kıza renk önermesini istedim, ama sonra bu renge yakın bir oje kullandığını hatırlayıp beğeneceğini umarak bunu aldım" dedi...  tabi karşılığında türkiyeden ne alıp göndersem telaşıda sardı beni... yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim.
veeeee son olarak belirtmek isterim ki Chanel 505 particuliere çok çabuk kuruyor, doğru düzgün sürerseniz tek kat bile kullanabilirsiniz, keşke tırnaklarımı bu kadar kısa kesmeseydim dedirtti belki o zaman klavyede bu yazıyı yazarken dans eden ojemin renginide paylaşabilirdim sizinle.

10 Şubat 2011 Perşembe

Aşk dediğin laftır derler, sakın kanma onlara!!!

hazır 14 şubat sevgililer günü yaklaşıyorken size başımızın belası romantizimden bahsetmek istiyorum. nedir, ne değildir, nedendir, niye hep erkekten bekleriz?
bir kere herkesin romantizmi kendinedir. benim bundan anladığım şey kapıyı açtığımda elinde çiçeklerle bekleyen adam da olabilir, beni şık bir yemeğe götüren daha da güzeli evde saatlerce benim için yemek hazırlayan adam da, doğum günümde pasta almak yerine browninin üstüne mum dikip üfle aşkım diyen adam da (bknz.burda bir düşünce var pastayı herkes alıyor,basit düz). romantik erkek, romantik anlar  kızların o anki ruh haline ve neyi nasıl algılamak istediğine göre değişir. e tabi haklı olarak madem her şeyi kafanızda yaratıyorsunuz bizi ne yoruyorsunuz diyebilirsiniz.... demeyin, siz ki ataerkil ailelerde yetişmiş, kendini kadından üstün sayan , aile içerisinde emir komuta zinciri oluşturmaktan çekinmeyen, höt demeyi kendine hak gören, en çağdaşından ya da öyle görüneninden akşam kız arkadaşlarımızla bir kahve içmek için bile izin almak zorunda kaldığımız erkekler değil misiniz? Öyleyse ilişkiyi ayakta tutmakta sizin sorumluluğunuzda, bu güne kadar küçük jestler yapıyor diye ölen erkek görmedim, göreceğimi de sanmıyorum.
Bir de bizim asıl derdimiz ne biliyor musunuz? hep bizi düşünün, en çok bizi sevin, aklınızda yalnızca biz olalım istiyoruz...o gün ne kadar çok işinizin olduğu önemli değil, bizi hiç aramamanıza rağmen annenizle , ablanızla konuştunuz diye çıldırabiliriz mesela? hele ki siz bizi sürekli ablamın yemekleri, annemim börekleri şeklinde bir yarışa soktuysanız onlarla dost olmamızı beklemeniz çok büyük bir yanlış... siz bizi bir kez olsun kıyasladıysanız onlar artık bizim sadece rakibimizdir....ayrıca bu duruma bizi siz soktuğunuz için de utanmalısınız... kıskançlık kadının içine yerleşen canavardır.
hem bir de şöyle düşünün ,siz dertlerinizi anlatmazsanız ortak olamayız , zaten işlerin arasında kaybolup yitecek bir telefon edemeyecek, sms ya da mail atamayacak  kadar küçükse aklınızdaki yerimiz çok yazık değil mi bize?
düşünerek kendi bulduğunuz size ait olan daha önce kimsenin aklına gelmeyen -ki benzerleri yaşanmış bile olsa anlatırken süsleme işini biz hallederiz merak etmeyin, başka bir kıza yapılmayan jest bize yapılırsa bunu göğsümüzü gere gere anlatabiliriz, işte ben bu kadar değerliyim, bu kadar çok seviliyorum diye havamızı atabiliriz, bu ayağımızdaki pahallı ayakkabıdan kolumuzdaki asgari ücretten pahallı çantadan bile daha çok mutlu eder bizi...


yoo hayır hala çok şey istemiyoruz, "onun kocası şunu yapmış, şunun sevgilisi böyle diyormuş" gibi şeyler söyleyerek sizi yarışa sokmak değil derdimiz, değerli olduğumuzu hissetmek istiyoruz, sizden küçük romantik jestler göremeyince sinirleniyoruz, kızıyoruz , değişiyoruz.... ilişkinin başında cıvıl cıvıl olan kızı kaybettiyseniz tüm sorumluluk sizin, kızlar saftır, bir tatlı söze, iki şiire, ota, çere-çöpe, bu şarkı bana seni düşündürüyor denmesine kanacak şekilde yaratılmışız, elimizde değil... bu modeller böyleyken anlamaya ya da değiştirmeye çalışacağınız vakti, eforu bizi şaşırtmaya harcasaydınız iki ayrı tür olarakta çok mutlu mesut dolaşıyor olurduk şu dünyada, demedi demeyin.

7 Şubat 2011 Pazartesi

bir varmış, bir yokmuş....

hep çok uzun yürüyüşler yapmayı sevdim, bazen o kadar çok yürürdüm ki başladığım noktaya yürüyerek geri dönmek imkansızlaşırdı. etrafımdaki hiç bir şeye bakmadan toz bulutunun içinden geçercesine hızlı attığım adımlarım beni bilmediğim sokaklarda unuturdu bazen, aklımıysa nerede bıraktığımı bilmezdim. sonra düşünürdüm  ben birde yürürken, hayatın anlamını yakalayacakmışçasına ciddiyetlede çatardım kaşlarımı, iki kaşımın arasında ki kalın çizgi o günlerden hediye. 
hep uçları sevmedim mi zaten? ya kahkahalarla gülerdim ya ciğerim sökülüyormuşçasına ağlardım terazi bir türlü dengeli olamadı. çok acı , çok tatlı, çok tuzlu, çok ekşi çok yalnız. insanlar "o çok acı yerdi, çok şekerli severdi , ooo çok tuz dökerdi" diye hatırlasınlar isterdim. bir şeyler çok olmazsa kalabalıkta kaybolacakmışım da kimse beni hatırlamayacak gibi gelirdi.
havaların soğumasına aldırmadan yine atmak istedim kendimi sokaklara , yüzüme vuran rüzgar belki kulağıma sesini de fısıldardı?! sonra dağınıklığıma verdim, yürüsem ne olurdu ki? düşünmeye nereden başlayacağımı bilemedim. beynimdekiler öyle üst üste binmiş öyle iç içe geçmişti ki ,hem sonra  benim bir türlü beceremediğim "unutmak" bu yüzden faydalıydı ya zaten, hatırladım... sana söylenenleri, yapılanları verilen sözleri, gerçekleşen yalanları unutmadan rafa  kaldırmak  ölmeden cehenneme gitmekle eş... sırtına bir yük daha, bir yük daha, bir yük daha ta ki yüklerden belin bükülüp kendini kaybedinceye kadar...








üflesem zamana, uçuşsa dört bir yana...

4 Şubat 2011 Cuma

never let me go!

son zamanlarda izlediğim en iç burkan filmlerden birini anlatmak istiyorum size, eğer izlemediyseniz ama izlemeyi düşünüyorsanız hem bu sayfayı kapatın ve devamını okumayın.çünkü yazım bol miktarda spoiler içerecek.  film imdb'ye göre vizyona 4 martta girecek.... duygusallığınız tavan yapmış, canınız sıkkın, hayattan soğumuşsanız da bu filmi kesinlikle izlemeyin, etrafınızda ki gri bulutların rengi siyaha dönebilir... 
içinizde mutlaka Michael Bay 'in yönetmenliğini yaptığı 2005 yapımı "ada" (the island) filmini izleyenler vardır. Beni Asla Bırakma'yı  (Never let me go)  izlemeye başladığımda evet dedim bir taklit film daha. Konusu ada'ya oldukça yakın evet, ama başka bir tat, başka bir doku, başka bir ışık var filmde içinizi karartan. hani mutlu sonla bitmesine alıştığımız filmlerin aslında öyle bitmemesi gerektiğine inanır hep bizi şaşırtmasını isteriz ya, hani mutlu eder bu bizi... bu filmin aksine bir son seçmiş olması bu sefer ne şaşırtacak ne de sevindirecek sizi... yaşadığınız duygu yoğunluğunun sonucunda eğer benim gibi sizde aklı selim biri değilseniz ağlayacaksınız.
Kazuo Ishiguro'nun aynı isimli romanından  Mark Romanek yönetmenliğinde çekilen filmin konusuna da kendi bakış açımla değinmek istiyorum, spoiler uyarımı tekrarlıyorum.
Ruth (Carrey Mulligan), Kathy (Keira Knightly) ve Tommy (Andrew Garfield) başta herhangi bir yatılı okulda okuduklarını sandığım üç karakter... her zaman olduğu gibi biri asıl çocuğu kapar ve diğer kız yalnız kalır... kıskançlık bir kadına verilen en büyük lanettir, ama Ruth karakterinin yalnız kalma korkusu da işin içine girince kızamıyor, yalnızca acıyorsunuz.
Çocuklar, aslında yaşadıkları hayat onların olmayan, kendilerinin var olduğu bile şüpheli olan, kimsenin ruhları bile olup olmadığından emin olamadığı çocuklar... Ve üç yakın arkadaş sadece kendilerine öğretilenleri bilen geleceğe dair plan yapmanın ne demek olduğuysa hiç öğretilmeyen, üç yalnız insan. zaten varoluşlarının tek amacı da gerçek insanlar hastalandığında, yorulduğunda, kanadığında onlara organ nakli yapılmasına olanak sağlamak olan yaşayan ölüler... yüreği bu duruma dayanamayan bir öğretmenin kulaklarına fısıldadıkları şeyle bile kendilerine gelemeyen çocuklar.
Biraz saf olmasının yanında çocukça gerçek sevgiyle Ruth'u seven Tommy , Kathy'nin yalnızlık korkusunun tetiklediği yanlış yönlendirmeleri,sonucu kathy ile sevgili olur... büyüdükçe kendilerini, tenlerini ve aşkı keşfederler, Ruth hep yalnızdır... Gençliklerinin bir bölümünüde birlikte geçirdikten sonra, Ruth bakıcı olmak için gruptan ayrılır... Aradan geçen uzun yılların sonunda Kathy'nin donör Ruth'un bakıcı olarak bulunduğu hastanede karşılaşırlar... Kathy bir ameliyatı daha kaldıramayacak kadar zayıf düşmüştür. Tommy'i de bulmaya karar verir birlikte vakit geçirdikleri sahile giderler.
Kathy vicdanını rahatlatmak için onları nasıl ayırdığını anlatır. Tommy 2. ameliyatına rağmen hala sağlıklıdır, Ruth ise henüz donör olarak çağırılmamıştır. Kathy bir şehir efsanesini kulaklarına fısıldar, eğer gerçekten aşık olduklarını ispatlayabilirlerse belki de tüm bu ameliyatlardan kurtulup kendi hayatlarını kurabileceklerdir.
Başta da söylediğim gibi malesef şehir efsanesi, sadece bir şehir efsanesidir.
Görüntüler, detaylar, müzikler tamamiyle harika bir filmdi. Her filmi anlamaya çalışmıyorum, bazılarını sadece seviyorum... yoksa sorardım o ameliyatları neden bu kadar acemice yaptıklarını, bileklerindeki cihazı bu çocukların nasıl çıkaramadığını ha çıkmıyorsa ciğerimi vereceğime kolumu keser atardım ölmemek için orası ayrı ve son sorumda şu olurdu, madem bu kadar tıbben geliştiniz insan üreteceğinize niye organ üretmiyorsunuz salaklar!?... neyse ne üzüldüğümden diyorum tabi siz kulak asmayın...ve son olarakta filmin imdb puanı 7.2 benim puanımsa 9.0...
iyi seyirler

3 Şubat 2011 Perşembe

thierry mugler womanity

size güzel bir şeyler anlatmak istiyorum ama, birinin yorumda yazdığı gibi kalbim de sayfam kadar karanlık...
sonra aklıma geldi kendimle ilgili olmayan bir şeyi parlak harflerle yazabilirim ama değil mi? blogun adıda saçmalardan seçmeler olduğuna göre sürekli içimi dökmek zorunda değilim.
Thierry Mugler.... ya çok seveceğiniz ya da nefret edeceğiniz şeyler üretmiş insan, 21 Aralık 1945 Strasbourg doğumludur , aslende Fransızdır. Modacı diyorum çünkü her ne kadar kıyafet/ayakabı tasarımı yapmayı bırakmışta olsa koku bir insanın üzerine geçirebileceği en baştan çıkarıcı kıyafettir! Küçüklüğünde de çizim yapmayı seven Thierry Mugler 9 yaşında klasik dans eğitimi almaya başlamıştır. 14 yaşında disipliniyle anılan Rhin Opera bale topluluğuna katılmıştır.  Paris opera balesine katılma isteği de kulağıma gelenlerden, balet olması aklınıza gay olduğunu getiriyorsa sanırım bu konuda da haklısınız (not olarak düşmem gerekirse birlikte çalıştığım, tanıdığım tüm tasarımcılar gaydi...yalnızca bir istisna vardı ilginçtir ki.) tabi bu arada aldığı iç mimarlık derslerini de unutmamak gerek sanıyorum tasarımlarında ki geometrik şekilleri ve keskin hatları sık kullanma eğilimi bu dönemlerden kalma.1967 yılında profesyonel fotografçılığada burnunu sokmuştur. 1969 yılında henüz 24 yaşındayken  dünyayı gezmeye ve Paris'te yaşamaya karar vermiştir. Gudule isimli bir çok modacının da başlangıç noktası olan bir butikte tasarımcı yamağı olarak çalışmış tamamı el yapımı olan tasarımlarını sergilemeye başlamıştır burada. 26 yaşına geldiğinde (ki şu an aynı yaştayız :( bir de benim olduğum yere bak sevgili okur) serbest çalışan bir tasarımcıdır artık.
“Café de Paris” isimli ilk kişisel koleksiyonunu da 1973 yılında sevenleriyle buluşturmuş "feminen" tasarımlarıyla da hatırı sayılır bir ilgi toplamıştır üzerine. Zamanın hatırı sayılır moda eleştirmeni Melka Tréanton'ın da desteğini almıştır.
1978 yılında Paris'te kendi butiğini açmıştır, erkekler için de tasarım  yapmaya başlamıştır tabi bu arada. 80'lere geldiğimizde artık  tüm dünyada tanınan bir tasarımcıdır kendisi. İlk haute couture (haute couture için siz diyin yalnızca bir tek dikilen, emsalsiz,kişiye özel ben diyim terzi işi herneyse) koleksiyonunu 1992 yılında paylaşmıştır sevenleriyle...
Bugünse Thierry Mugler adını tasarımcı, fotoğrafçı, yönetmen, sanat danışmanı gibi bir çok sıfatla beraber kullanmak mümkün. 
2007 yılında Thierry Mugler markasının başına Joel Palix 'in geçtiği gerçeğinin yanına Eylül 2010'da Nicola Formichett'in yaratıcı ekibin başı olarak duyurulmasını da eklemek isterim.
Tüm bu kötü olayların ise (artık kıyafet tasarlamıyor oluşundan bahsediyorum tabi ki) 1992 yılında Thierry Mugler'in Clarins ile birlikte çalışmaya başlaması sonucu ortaya çıktığı varsayılıyor, kazanımımız ise harika bir parfüm olan "Angel" oldu o yıl... hala çok fazla  hayranı var bu kült parfümün nefret edenide olmasa olmaz, değil mi?

Tabi ardından 1996 yılında A*Men, 2005 yılında Alien (kokusu kadar şişe tasarımı da harikadır) ve son olarak 2010 yılında Womanity... Tüm bu yazıyı yazma sebebimde  zaten geçen aylarda tanıştığım Womanity dir başımı döndürdü, tabiri caizse beni benden aldı... Parfümlerde çok nadir rastladığımız o tatlı incir kokusunun altına taptaze insanı yenileyen canlandıran mutluluk veren havyar kokusunun gizlenmesi nasıl bir zevk işidir çözemiyorum... çözemedikçe deliriyorum herkes bu parfümü alsın herkes womanity koksun istiyorum...
indirim yakalasamda evde 3-5 şişe stoklasam istiyorum :) Dougles'ta ve Sevil parfümeride satılıyor sanıyorum. bir hafta bekleyebilenler için ise strawberrynet.com fiyat konusunda fark atıyor.



1 Şubat 2011 Salı

böyle harika görünüyorsun

149 gün kaldı geri gelmene, gitmenden korktuğum kadar korkuyorum dönmenden!
mutfak masasının üzerinde yarısı içilmiş bir bardak su unutuyorum, sabah kalktığımda aynı yerde buluyorum... işte içimi kıyan gerçek hüzün bu... alarm sesine uyanmak var bir de... beni saran kimse olmadan, birden bire gözlerimi açıp çıkmak yataktan...geç kalacaksın hadi uyan, uyan ama gitme diyen yokken buz gibi yatağa geçmiyor nazım...
üşüyorum sonra, hem bilirsin benim ayaklarım üşür en çok, artık üşümüyor! yani yine üşüyor da en çok hangi yanım üşüyor onu bulamıyorum elim mi, tenim mi, canım mı?
kitapta okumuyorum sen gittiğinden beri roller veremiyorum ikimize ya içim acırsa bizi görünce diye, uyuyorum.
hep uyuyorum ama uzun zamandır rüyalarıma da gelmiyorsun...
gelseydin yine öncekiler gibi " hiç bozma hareket etme nefes bile alma" derdim rüyamda sana "böyle harika görünüyorsun".

31 Ocak 2011 Pazartesi

ben, sen sanıyorum kendimi

hep bir şeylerin peşindeyiz, ulaşamayacağımız dallarda olmasa gözümüz belki de yaşamaya değer olmayacak hayat.... bu kadar koşturmacanın içinde ise yalnızız, yapayalnız. ekranın başında beni okuyan 1000+ takipçisi olan adam, evet sana diyorum! ölüyorum desen kim soracak sana neyin var diye? kim uzatacak elini, ben mi?! yooo bakma öyle bende ölüyorum yalnızlıktan, kimsesizlikten.... ölüyorum bak sesim çıkmıyor.... hem aynı ekrana bakıyoruz seninle bir tık uzağımda ki  battaniyesine sımsıkı sarılan saçlarını at kuyruğu yapmış kız hem de cehennem kadar uzağız birbirimize.... çığlık atsan bana ne? gözlerimizin rengi bile aynı evet belki de ben sanıyorsun kendini, başka adamlara başka aşklara ağlıyoruz oysa ki.... heyhat....
sende benim gibi anlamsız uzatılmış yazıları okumayı beceremedin bir türlü, ya ortasını geçtin ya başlayıpta bitirdin...ilk harfte daha bir daha buralara uğramayacanı bildin... bir de tanımadığın için sevdin beni başkası sandığın için yeni hayatları merak ettiğinden hep, bilmediğin bir caddede kaybolmak istedin, sonra pencereye yansıyan yüzümü gördün, kendi yüzünü gördün, zavallılığımı gördün zavallılığın aktı gözlerinden...