4 Şubat 2011 Cuma

never let me go!

son zamanlarda izlediğim en iç burkan filmlerden birini anlatmak istiyorum size, eğer izlemediyseniz ama izlemeyi düşünüyorsanız hem bu sayfayı kapatın ve devamını okumayın.çünkü yazım bol miktarda spoiler içerecek.  film imdb'ye göre vizyona 4 martta girecek.... duygusallığınız tavan yapmış, canınız sıkkın, hayattan soğumuşsanız da bu filmi kesinlikle izlemeyin, etrafınızda ki gri bulutların rengi siyaha dönebilir... 
içinizde mutlaka Michael Bay 'in yönetmenliğini yaptığı 2005 yapımı "ada" (the island) filmini izleyenler vardır. Beni Asla Bırakma'yı  (Never let me go)  izlemeye başladığımda evet dedim bir taklit film daha. Konusu ada'ya oldukça yakın evet, ama başka bir tat, başka bir doku, başka bir ışık var filmde içinizi karartan. hani mutlu sonla bitmesine alıştığımız filmlerin aslında öyle bitmemesi gerektiğine inanır hep bizi şaşırtmasını isteriz ya, hani mutlu eder bu bizi... bu filmin aksine bir son seçmiş olması bu sefer ne şaşırtacak ne de sevindirecek sizi... yaşadığınız duygu yoğunluğunun sonucunda eğer benim gibi sizde aklı selim biri değilseniz ağlayacaksınız.
Kazuo Ishiguro'nun aynı isimli romanından  Mark Romanek yönetmenliğinde çekilen filmin konusuna da kendi bakış açımla değinmek istiyorum, spoiler uyarımı tekrarlıyorum.
Ruth (Carrey Mulligan), Kathy (Keira Knightly) ve Tommy (Andrew Garfield) başta herhangi bir yatılı okulda okuduklarını sandığım üç karakter... her zaman olduğu gibi biri asıl çocuğu kapar ve diğer kız yalnız kalır... kıskançlık bir kadına verilen en büyük lanettir, ama Ruth karakterinin yalnız kalma korkusu da işin içine girince kızamıyor, yalnızca acıyorsunuz.
Çocuklar, aslında yaşadıkları hayat onların olmayan, kendilerinin var olduğu bile şüpheli olan, kimsenin ruhları bile olup olmadığından emin olamadığı çocuklar... Ve üç yakın arkadaş sadece kendilerine öğretilenleri bilen geleceğe dair plan yapmanın ne demek olduğuysa hiç öğretilmeyen, üç yalnız insan. zaten varoluşlarının tek amacı da gerçek insanlar hastalandığında, yorulduğunda, kanadığında onlara organ nakli yapılmasına olanak sağlamak olan yaşayan ölüler... yüreği bu duruma dayanamayan bir öğretmenin kulaklarına fısıldadıkları şeyle bile kendilerine gelemeyen çocuklar.
Biraz saf olmasının yanında çocukça gerçek sevgiyle Ruth'u seven Tommy , Kathy'nin yalnızlık korkusunun tetiklediği yanlış yönlendirmeleri,sonucu kathy ile sevgili olur... büyüdükçe kendilerini, tenlerini ve aşkı keşfederler, Ruth hep yalnızdır... Gençliklerinin bir bölümünüde birlikte geçirdikten sonra, Ruth bakıcı olmak için gruptan ayrılır... Aradan geçen uzun yılların sonunda Kathy'nin donör Ruth'un bakıcı olarak bulunduğu hastanede karşılaşırlar... Kathy bir ameliyatı daha kaldıramayacak kadar zayıf düşmüştür. Tommy'i de bulmaya karar verir birlikte vakit geçirdikleri sahile giderler.
Kathy vicdanını rahatlatmak için onları nasıl ayırdığını anlatır. Tommy 2. ameliyatına rağmen hala sağlıklıdır, Ruth ise henüz donör olarak çağırılmamıştır. Kathy bir şehir efsanesini kulaklarına fısıldar, eğer gerçekten aşık olduklarını ispatlayabilirlerse belki de tüm bu ameliyatlardan kurtulup kendi hayatlarını kurabileceklerdir.
Başta da söylediğim gibi malesef şehir efsanesi, sadece bir şehir efsanesidir.
Görüntüler, detaylar, müzikler tamamiyle harika bir filmdi. Her filmi anlamaya çalışmıyorum, bazılarını sadece seviyorum... yoksa sorardım o ameliyatları neden bu kadar acemice yaptıklarını, bileklerindeki cihazı bu çocukların nasıl çıkaramadığını ha çıkmıyorsa ciğerimi vereceğime kolumu keser atardım ölmemek için orası ayrı ve son sorumda şu olurdu, madem bu kadar tıbben geliştiniz insan üreteceğinize niye organ üretmiyorsunuz salaklar!?... neyse ne üzüldüğümden diyorum tabi siz kulak asmayın...ve son olarakta filmin imdb puanı 7.2 benim puanımsa 9.0...
iyi seyirler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder